Kâbe Kevserinin Efendisi: Hz. Muhammed

Peygamberlik mülkünün hükümdarı Ve ihtişamın tuğrası… (Emir Hüsrev) Övgüye ihtiyacı yoktu, muhakkak ki beşerin O’nu övmeye ihtiyacı vardı. Övmek te bir gerekliktir insana ve ille de inanana: Aşk dedi ki: “Sen Muhammed’in rengini ve kokusunu Almadığın sürece Başkalarına tabisin. Onun adını sal...

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

Zannım odur ki başka hiçbir titr, hiçbir unvan, hiçbir dünyevi makam O’na “Başbuğ” kadar yakışmamıştı. O Ülkücülerin Başbuğ Türkeş’iydi, Ülkücüler O’nun Bozkurtları! ...

BİR MİLLETİN ÜLKÜCÜLERİ YOKSA...

İnsanlar ülküleri tükenince tükenir; milletler Ülkücüleri tükenince… Bazen tükenmek yok oluşun habercisidir; kimileyin yeni bir başlangıcın…...

DİNİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

Her şeyi "babalar gibi" sattılar. Satamayacakları hiç bir değer olmadığını haykırdılar. Gömlek çıkardılar. Liberal oldular. Muhafazakar oldular. Devrimci oldular. Radikal oldular. Sağ oldular. Sol oldular. ...

VİZYON-MİSYON DEĞİL HEY KIZILELMA

Kimileri vizyon-misyon diyorlar, benimkisi Kızılelma... ...
                                       


Prof.Dr.Recai Coşkun
Kâbe Kevserinin Efendisi: Hz. Muhammed

Peygamberlik mülkünün hükümdarı

Ve ihtişamın tuğrası…

(Emir Hüsrev)

Övgüye ihtiyacı yoktu, muhakkak ki beşerin O’nu övmeye ihtiyacı vardı. Övmek te bir gerekliktir insana ve ille de inanana:

Aşk dedi ki: “Sen Muhammed’in rengini ve kokusunu

Almadığın sürece

Başkalarına tabisin.

Onun adını salavatlarınla kirletme” (Pas 49)

Hz. Peygamber için en güzel sözler söylenir tarih boyunca. Dizinin dibinde olanlar değil sadece. Acem’den Hint’e, Türkistan’a, İklim-i Rum’a ve Endülüs’e ve Kafkaslara birçok yüreğe düşmüş ve en güzel kelamla anılmış… İranlı Sadi’nin dediği gibi:

Okumayı öğrenmemiş bir yetim çocuk,

Pek çok ülkenin kitaplığını yıkayıp temizledi.

Veya Mevlana’nın diliyle konuşursak:

Şiirler dolusu yüz binlerce kitap

Ümmi’nin kalemi karşısında boşa çıktı.

Süleyman Çelebi bir kültüre dönüştürmüş bu güzellemeyi Türklüğün ikliminde. Mevlid herkesin kulaklarındadır “beşerin en hayırlısının” doğumuna ithafen. Lakin eğer bu “Nebi güzellemelerinden” birisini seç deselerdi düşünmeden Arif Nihat Asya’nın “Naat’i” derdim:

Seccaden kumlardı..  Devirlerden, diyarlardan  Gelip, göklerde buluşan  Ezanların vardı! .

Mescit mümin, minber mümin...  Taşardı kubbelerden tekbir,  Dolardı kubbelere “amin”..

Âlemlerin Nebisi, âlemdeki her cisimde varlığını hatırlatır sevenlerine. Hindistan Babür İmparatorluğunun son hükümdarı Bahadır Şah Zafer şöyle der:

 Gece! Bu senin misk kokulu saçlarına bir övgüdür.

Güneş! Bu senin nurani yanağındaki yemindir.

Dini “çatık kaşlı” betimleyenlere inat peygamberin şefaatine sığınanların ziyana uğramayacağını bilir ehl-i gönülden olanlar. Tıpkı Şah Abdüllatif’in “Risale”sinde belirttiği gibi:

Onlar “Allah birdir ve

O’ndan başka ilah yoktur” derlerse,

Kalplerinde aşk ile şefaat için

Muhammed’e hürmet ederlerse,

Değildir öyleyse onlardan hiçbirisi kötü bir yerde!

Ama bir de bugünün gerçekliği var ve o çıplak gerçekliği ‘Doğudan Esintiler’in sahibi İkbal’den dinleyelim:

“Peygamberimiz tekrar görünüp bu ülkede

İslam’ı öğretmek istese, burada hüküm süren şartlar

ve adetler yüzünden bu ahalinin İslam’ın

gerçeğini anlamaktan aciz kalacağından eminim.”

Son söz  Arif Nihat Asya’nın olsun:

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet  Altın devrini yaşıyor...  Diller, sayfalar, satırlar  “Ebu Leheb öldü” diyorlar;

Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed!  Ebu Cehil; kıt’alar dolaşıyor...

(1) Bu yazıdaki şiirler Annemarie Shimmel'in "Hazreti Muhammed" (Profil Yayıncılık, 1995) eserinden alınmıştır. İlgililere dünya genelinden derlenmiş Muhammedi bir lezzet için hassaten tavsiye edilir.

 

 

 
 
BAŞBUĞ TÜRKEŞ

Bir Ülkücü Başbuğu için ne diye bilir?

Zannım odur ki başka hiçbir titr, hiçbir unvan, hiçbir dünyevi makam O’na “Başbuğ” kadar yakışmamıştı. O Ülkücülerin Başbuğ Türkeş’iydi, Ülkücüler O’nun Bozkurtları!     

 

“Ben Türk Milletini,

Sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,

Rüşvet ve hile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenine

Ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya

yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum.

Türklük şuur ve gururuna, İslam ahlak ve faziletine,

yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası

hak yolu, hakikat yolu, ALLAH YOLUna çağırıyorum”

Alpaslan Türkeş

 

BİR MİLLETİN ÜLKÜCÜLERİ YOKSA...

 

Tarih insanları yutar, milletleri de…


 

İnsanlar ülküleri tükenince tükenir; milletler Ülkücüleri tükenince… Bazen tükenmek yok oluşun habercisidir; kimileyin yeni bir başlangıcın…

Milletler ortaklıklar etrafında doğar, gelişir; bu Allah’ın ayetlerindendir… Ortaklığı inançlar, değerler, dil, hatıralar oluşturur.  Lakin bu ortaklığın tam merkezinde ortak ülküler yoksa bir milletten değil; bir “yığından” söz edebiliriz ancak; kuru kalabalıklar ve çıkmaz sokaklar…

Aynı dili konuşan, aynı dinin mensubu ülküsüz kuru kalabalıklar millet değildir. Milli heva ve hevesleri olmayanlar günübirlik arzulara veya başka milletlerin ideallerine tabi olurlar… Hikâyesi kendine ait olmayan güruh millet değildir…

Her bayrağı, ülkesi, sınırları olan topluluk ta millet değildir. Kaderi başkalarının elinde çizilen topluluklar en fazla ulus olurlar. Uluslar dünya sahnesine başkalarının himmetiyle çıkarlar. Cetvelimsi sınırları, bahşedilmiş toprakları, öykünmeci tavırları ve günübirlik yaşayışları vardır. “Var olmaları” birilerince istendiği için vardırlar… Bu kadar!

Milletler himmetle, himayeyle değil; ülkülerinin bedelini ödeyerek, Ülkücüler yetiştirerek var olurlar ve yaşarlar… Tarihten kopup gelirler. Hikâyelerini emekleriyle, kanlarıyla, aldıklarıyla ve verdikleriyle kendileri yazarlar. Milletle masa başı kurgulama ürünü değildirler. Bedel ödemiş ve ödemeye hazır bir iman ve irade mensubudurlar…

Uluslar masa başı kararlarla kurulur, aynı şekilde ölürler…

Milletleri tarih doğurur. Dilini, dinini, kültürünü yaşamak için bir Oğuz Kağanları, bir Kızıelmaları, bir Orhun Yazıtları, bir Kaşgarlıları, bir Alpaslanları, bir Fatihleri, bir Fuzulileri, bir Yunusları, vardır. En olmadık zamanlarda milli bilinci uyandıran Gaspıralıları, Gökalpleri, Resülzadeleri, Çolpanları, Cumabayları, Atsızları, Türkeşleri vardır…  Ölen bir İmparatorluktan Türklüğün bütün milli değerlerini sahiplenen yepyeni bir devlet Kuran Mustafa Kemalleri, Karabekirleri, Nene Hatunları, Şahinbeyleri, Sütçü İmamları vardır… Milletleri tarih doğurur ve kimi milletler tarih yaparlar: Türk gibi…!

DİNİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

Yolsuzluktan yolunu bulanlar yönetiyor ülkeyi. Din, iktidar ve gücün dolgu malzemesine çevrilmiş. Ayetler, hadisler, dualar, beddualar havada uçuşuyor. Oysa ortada deliller var. Zanlılar var. Bir de var olması gerekirken yok edilen hukuk var. Birisi ya çalmıştır ya çalmamıştır. Bunun belirleyicisi ne ayettir ne de hadistir. Yolsuzluğa ve hırsızlığa dini bulaştırmak günahların ekberidir. Ayakkabı kutusundan çıkan paraları meşrulaştırmanın yolu olarak “imam-hatip” okulu kullanılıyor. Alçaklığın gayya kuyusudur burası. Sanırsıznız hırsızlıkları ispatlanırsa ellerinin kesilmesine rıza gösterecekler. Din gücün ve iktidarın payandasıdır heyhat!

Her işlerinde Allah’ın onlarla beraber olduğunu sanıyorlar. Allah ve din çalmayı, soymayı, yağmayı, beyt-ül mala tasallutu haramların en büyüğü addeder. Lakin bunlar için din günahlarına, haramlarına, yolsuzlklarına bir perdeden başka bir şey değildir. "Bizim Allahımız var" derken sanırsın din bunların özel mülkleri. O Allah malı çalınan milletin Allahıdır. Çalanların hırsızlıklarına Allah'ı örtü yapmaya çalışmaları cahiliye dçneminde helvadan put yapanların işidir. O put sahibinin özel malıydı. İstrer yerdi, ister ibadet ederdi. Şimdi muhteşem dinimizi, alem şümul ve zamanların fevkinde olan dinimizi de her kendi çzel mülkleri sanıyorlar. Dine her yönden saldırı gelmiştir. Doğudan, batıdan, her cenahtan. Ancak "dindarlık" kısvesi ile yapılan bu saldırı en zelili, en alçağı, en zararlısı... 

VİZYON-MİSYON DEĞİL HEY KIZILELMA

Kimileri vizyon-misyon diyorlar, benimkisi Kızılelma... Ne kadar yaklaşsan da vuslatı olmayan sevda... Türklerin tarihteki koşuşunun puslu hikayesi… Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsünün ebediyet risalesi…

“Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;
Fakat onun semti başka diyardır…
Zemini mefkure, seması hayal…
Bir gün gerçek fakat şimdilik masal” (Z. Gökalp)

Fatih Roma sevdasının provalarını Otranto’da yaparken yine düşlerde bir Kızlelma vardı:

“Çıktı Otranto'ya pürvelvele Ahmet Paşa 
Tuğlar varsa gerektir Kızılelma'ya kadar”

Veya

“Cedlerin kanlı akınlar dolu dört yüz senesi 
Ta Kızılelma'ya gitmek denilen an'anesi” (Yahya Kemal)

Bir de Atsız Ata’ya kulak verelim…

“Yüz paralık kurşunla gider 'hayat' dediğin; 
Tanrı yolu uzaktır; erken kalk, sıkı giyin. 
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin, 
Güzel Kızılelma’na varmadan öleceksin.”

Destanlar Şairi N. Y. Gençosmanoğlu nasıl anlatırmış Kızılelmayı?

“Yüreksizler kurnazca,
Koç yiğitler şahbazca,

Pekçe konuşur!

Gönüllerin türküsü,
Kızılelma ülküsü…
Bugün, gök gürültüsü,Türkçe konuşur!” (N. Y. Gençosmanoğlu)

Bazen ümitsizliğe düşen dostlarım oluyor, farkındayım. Kim olduğumuzu hatırlayalım istedim. Bizim hikâyemiz sonuna kadar! Kızlelmaya kadar!

 
©2011 Recai Coşkun | Sitede yayınlanan yazı ve görseller izinsiz kullanılamaz.